Derin devlet miti-II: Fantastik devlet

Vadi, bir dezenformasyon aparatı olmakla birlikte derin devlet denilen olgunun en azından bir ucunun ‘mafyatik-endüstriyel kompleks’ olarak adlandırılabilecek bir nitelik arz ettiğini göstermektedir. Vadi ve benzeri komplo teorileri yordamıyla çizilen derin devlet manzarası, kolektif imgelemin akış yönünü belirleyerek meseleye sürekli fantastik boyutlar kazandırıyor. Oysa devletin fantastik boyutunun bir sapma değil de asıl gidilmesi gereken istikamet olma ihtimali göz ardı edilmemeli.

Filozoflar yüzyıllar boyunca ruh/beden, öz/biçim, batıni/zahiri ya da ontoloji/fenomenoloji gibi farklı terimlerle ifade edilen temel bir ikilik üzerine kafa yordular. Pozitif bilimler de analitik düşünce de hep bu iki düzey arasında epistemolojik bir köprü oluşturma çabası içinde doğup gelişmiş olmakla beraber bu ikili yapı algısı varlığını sürdürdü. Örneğin Marksist iktisadın zeminini oluşturan emek-değer teorisi, kullanım değeri ve değişim değeri ikilisini problematize ederek ilerler. Siyaset ve iktidar teorisinde ise Karl Marks bize görünürdeki kurumları ve kadrolarıyla devletin ve siyasetin ardında sürekli işleyen sınıf mücadelelerini gösterir. ‘Asıl’ iktidar, ekonomik güce sahip olanın elindedir ve siyasal sürecin işleyişini açıklarken bazı yerlerde, ‘burjuvazinin aynı ahırdaki atlardan biri ile öbürü arasında seçim yapmasına’ indirgeyecek ölçüde zahiri olanı küçümsediği görülür.

Marks’ın devlet teorisine içkin siyasetin görünen ve görünmeyen veçheleri algısı, üzerine ‘ceberut devlet’ gibi yakıştırmalar yapılmış olan bu coğrafyadaki yansısını 1960’lı ve 70’li yıllardaki Marksist canlanmanın ürünlerinden çok daha fazlasıyla komplo teorilerinde ve dolayısıyla da Kurtlar Vadisi’nde buldu. En azından dizinin gösterilmeye başladığı 2003 yılından bu yana her ortalama Türkiye yurttaşı, ülkenin aslında görünürdeki siyasetçiler tarafından değil de perde gerisindeki bir ‘Konsey’ tarafından yönetildiğini ‘idrak etmiş’ bulunuyor. Vadi camiasından Polat Alemdar karakterinin Abdullah Çatlı, Çakır’ın da Alaattin Çakıcı olduğu sorgulanmamakla birlikte Konsey Baronu Mehmet Karahanlı’nın gerçek hayatta Tuncay Özilhan mı yoksa Rahmi Koç mu olduğu hep tartışılmıştır. Peker’in yaptığı güncellemeye bakılacak olursa İnan Kıraç’tır.

‘KARANLIKLARIN LORDU’ YA DA KONSEY BARONU

Koç ailesinin damadı olarak tanınan İnan Kıraç’ın genellikle kardeşi Can Kıraç’la birlikte 1970’li yıllardan beri içinde yer aldığı önemli siyasal vakalar var. 70’lerde Demirel’e yakın olduğu ve Ecevit hükümetine karşı gazetelerde tam sayfa TÜSİAD ilanlarının çıkmasında etkili olduğu biliniyor. Kıraç, 1980 darbesinin başındaki Kenan Evren’le de yakın ilişkiler kurmuş. Aydın Doğan’ın oto galericiliğinden medya baronluğuna yükselmesi için Genelkurmay’dan icazet almış. 1994 İstanbul seçimlerinde İlhan Kesici’nin ANAP adayı olmasında ve 1995 genel seçimlerinde iki parti içinde ayrı ayrı yaptığı lobi faaliyetiyle DYP-MHP ittifakının gerçekleşmemesinde payı olduğu söyleniyor. Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Alpaslan Türkeş’le iyi ilişkiler içinde olmuş, bütün ‘merkez’ partilere finansal destek sağlayan bir isim. Kıraç’ın Mehmet Ağar’la da bağları ve temasları mevcut.

Kıraç, merkez-sağ eğilimine rağmen Cumhuriyet gazetesinin yönetiminde yer alarak gazete yönetimindeki operasyonlarda rol oynamış. AKP’nin kapatılma davası esnasında Aydın Doğan medyasında kapatma aleyhine manşet attırıyor, Genelkurmayı ve Anayasa Mahkemesi üyelerini ikna ederek partinin kapatılmamasını sağlıyor. CHP’yi de dizayn ettiği, Önder Sav ve Altan Öymen gibi isimlerin parti yönetiminden tasfiyesini Deniz Baykal’a tavsiye ettiği biliniyor. Kıraç’ın adını Sabancı suikastıyla ve Baykal’ı devirerek yerine Kılıçdaroğlu’nun gelmesini sağlayan kaset komplosuyla birlikte anan iddialar da var. İşte bugünlerde İtalya sularında seyrediyor olması muhtemel Sırma III adlı süperyatın kaptan köşkünde viskisini yudumlayan baronun özgeçmişi ve ‘eserleri’nden bazıları böyle.

Vadi, bir dezenformasyon aparatı olmakla birlikte derin devlet denilen olgunun en azından bir ucunun ‘mafyatik-endüstriyel kompleks’ olarak adlandırılabilecek bir nitelik arz ettiğini göstermektedir. Vadi ve benzeri komplo teorileri yordamıyla çizilen derin devlet manzarası, kolektif imgelemin akış yönünü belirleyerek meseleye sürekli fantastik boyutlar kazandırıyor. Böylelikle Türkiye toplumu için devletin ancak hayal gücü ve fanteziler yordamıyla algılanabilecek, daha doğrusu, kurgulanabilecek mistik bir muamma olma özelliği sürekli katmerleniyor. Bu nedenle de Marksist yöntemin önerdiği derini kazma işinin yönü sapıyor. Oysa devletin fantastik boyutunun bir sapma değil de asıl gidilmesi gereken istikamet olma ihtimali göz ardı edilmemeli. Bu, Marks’ın metanın kullanım değeri ve değişim değeri farkını emek-değer girdisiyle açıklamakta zorlandığı noktada yüzünü döndüğü ‘fetişizm’ istikametidir. Marks’ın üzerinde durduğu meta fetişizminin, bizim coğrafyada ‘devlet fetişizmi’ olarak tezahür ettiği gözleminden hareketle bir hipotez oluşturmak mümkün.

Vadi’de izleyici, Konsey’in de üzerinde Aslan Bey’in ve dolayısıyla Polat’ın bağlı olduğu bir KGT’nin (Kamu Güvenlik Teşkilatı) ya da derin devlet merkezinin varlığından haberdar edilmekle birlikte o yapı hem ziyadesiyle pozitif hem de son derece gizlidir. Siyasete, medyaya ve topluma iletilen mesaj açıktır: Konsey işleriyle oyalanın KGT’ye sakın ola ki karışayım demeyin. Vadi neyi ifşa ederken neyi gizlediğini de aslında göstermektedir. O halde asıl deşilmesi gereken, o dokunulmaz KGT ya da derin devletin merkezi fantezisinin kendisi olmalı.

FANTEZİ VE HAKİKAT

Bu çalışmanın ilk bölümündeki anlatı, esas olarak derin devlet addettiğimiz olgunun operasyonel kanadı üzerinde yoğunlaştı. Peker’in bir yılı aşkın bir süredir yaptığı yayınlar, Dr. Ze’evi’nin üzerinde durduğu araştırmacı gazetecilik boşluğunu bir ölçüde doldurmakla birlikte emir-komuta hiyerarşisinin bütünü hakkında fazla bir şey söylemiyor. Peker’in, son tahlilde Teşkilatı Mahsusa yüzüğü taşıyan bir ‘eleman’ olduğu unutulmamalı. Encümen-i Daniş terimi, bu ifşaatlar içinde ilk kez İnan Kıraç adı etrafında telaffuz edildi. Ama bu ‘Konsey’in fikir üretme ve strateji önerme ötesinde işlevlerinin sınırlı olduğu anlaşılıyor. Peki öneriler Konsey’den geliyor ve bunlardan bazıları ilk bölümde aktarılan sofistike ve bazı dönemlerde kaotik operasyonel yapı tarafından icra ediliyorsa kararlar kimler tarafından alınıyor?

İşte bu bağlamda bir ‘merkez komite’ ya da ‘politbüro’ benzeri bir karar ve yönetim kurulunun, bir ita amirliğinin ya da moda tabirle bir CEO merciinin varlığı mantıken kaçınılmaz. Bu yapı hakkında çok az bilgi var. KGT misali oldukça karanlık ve mistik. Bazı kaynaklar 1960 darbesinden sonra kurulan 12 kişilik Milli Birlik Komitesi’nin hiçbir zaman dağılmadığını; aktif görevden emeklilik, ölüm ya da Encümen-i Daniş’e geçme sonucu açılan pozisyonların yeni üyeler tarafından doldurularak sürdüğünü iddia ediyor. Ama bu iddiayı doğrulayacak veriler mevcut değil. Derin yapı tarafından azınlıkların ve ‘sakıncalı kişilerin’ Cumhuriyet tarihi boyunca fişlenmesi ve takibi; suikastlar, provokasyonlar, toplu katliamlar, infaz timleri yanında Psikolojik Harekât Dairesi’nin müdahaleleriyle medya-iletişim manipülasyonları icra edilirken bunların kimlerin tavsiyesiyle gerçekleştiği anlaşılmakla birlikte kimlerin kararı, planlaması ve emriyle hareket edildiği bilinmezliğini koruyor.

Geçmişte Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bu konudaki sorulara yuvarlak yanıtlar vermesiyle bilinirdi: “Derin devlet devletin ta kendisidir. Askerdir derin devlet… Onlar ayrı bir devlet değil ama devlete el koydukları zaman derin devlet olurlar.” 1980 cuntasının şefi Kenan Evren bu önermeyi doğrulamıştı: “Sayın Demirel doğru söylüyor. Derin devlet biziz. Devlet zaafa uğradığında el koyarız.” Evren, “Our boys did it” diye göklere uçan Pentagon ve Washington’dan aldığı emirlerle hareket etme lüksüne sahipti. 1990’lardan itibaren millileşmek zorunda kalan derin devlet için aynı rahatlık söz konusu değil. Kararlar CIA ve Pentagon’dan hazır gelmediği gibi en azından hem Washington hem de Moskova’yla yapılan pazarlıklar üzerinden son şeklini alabiliyor. Onların da işi zor.

Eldeki verilerden şimdilik çıkarılacak sonuç, üç hatta dört katlı bir entegre yapının varlığıdır. 15 günde bir toplanan 40 kişilik Encümen-i Daniş tavsiye kararları alarak 12 kişilik olduğu ve MBK adı altında bilindiği iddia edilen merkeze bildiriyor. Bu karar mercii tarafından gelen iki haftanın komploları karara bağlanıyor, ilgili operasyonlar planlanıyor ve icra mercii olan Özel Kuvvetler Komutanlığı’na ya da Özel Harekât Dairesi içindeki unsurlara emrediliyor. Emniyet Özel Harekât Dairesi’nin son Kürt savaşı ile eşzamanlı bir hayatı var ve özellikle 1993 yılında derin devlet elemanı olarak bilinen İbrahim Şahin yönetimi altında kazandığı son şeklini muhafaza ettiği gözleniyor. Adı terörle mücadeleyi olduğu kadar Mehmet Ağar’ı da çağrıştıran, bu nedenle derin devletin doğrudan bir aparatı olarak da anılan bir yapı. ÖKK ve ÖHD içi unsurların görevi, bu emirlerin nedenlerini ve olası sonuçlarını tartışmaksızın uygulamak. Gerek Genelkurmay’a bağlı MAK, Psikolojik Harekât Dairesi (daha sonra Genelkurmay Bilgi Destek Komutanlığı) ve benzeri kayıtlı birimlere, gerekse de kayıt-dışı unsurlara (yakın geçmişte JİTEM ve Hizbullah’a, Çakıcı, Korkmaz Yiğit, Korkut Eken ve Peker’e, oradan da Karagümrüklüler ve benzeri irili ufaklı çetelere) ilgili ve uygun emirler iletiliyor.

Bu emirlerin sonuçları sıradan vakalar değil, devlet kurumları tarafından açıkça icra edilmeleri mümkün olmayan suç fiilleri. Resmi ama yasa dışı işler. Hangi gençlere işkence yapılacağı, hangi gazeteci, aydın ya da siyasetçilerin darp edileceği ya da suikastla öldürüleceği, azınlıklara, Kürtlere, Alevilere ve mültecilere nerelerde saldırılacağı, hangi HDP binalarının kundaklanacağı, hangi figürlere karşı medyada itibar suikastı yürütüleceği, hangi sağcı ve/ya İslamcı yapıların önünün açılacağı, yaptıklarının görmezden gelineceği ve benzerleri. Bu emirlerin ifası ardından faillerin dokunulmazlığı ya da hafif cezalar için yargı makamlarına müdahale, ödüllendirme ve paylaşım süreçleri de ‘merkez’ tarafından yakından takip ediliyor. Hak geçmemesi, çıkar çatışmalarının önlenmesi, imtiyaz ve ganimetin adil paylaşımı, harmonik bir derin devletin olmazsa olmazı.

İşte Türkiye toplumunun ‘efsane albay’, ‘bay pipo’, ‘siyonist-mason komplosu’ ya da ‘Kurtlar Konseyi’ gibi safsatalar yerine, derin devlet adlı bu gizli merkez ve kayıtlı ya da kayıt dışı bütün kollarını içeren örgüt şeması etrafındaki maskenin indirilmesine ve yargı sürecinin işlemesine ihtiyacı var. Bu tasfiyenin demokratikleşmenin ön koşulu olduğu görülüyor. Susurluk kazası ile başlayan soruşturmalar ve ardından Ergenekon/Balyoz davaları bu yönde umutlar doğmasına yol açmıştı. Ama böyle olmadı. Susurluk, 28 Şubat laikçi darbesine zemin hazırlarken Ergenekon ve Balyoz davaları ilk bölümde değinilen İslamcı ihtilalin aparatı işlevini gördü.

Ergenekon/Balyoz davaları kapsamında 2011 yılında Ankara ve Gölcük’te Genelkurmay’ın kozmik odalarına girilmesi sonucu elde edilen bilgiler, kamuoyu ile hiç paylaşılmadı. Gülen cemaati mensubu savcıların eline geçen azınlıkların fişlenmesi ve takibi, Seferberlik Tetkik Kurulu kayıtları ve derin operasyon planları gibi ‘sırlar’, mahkemeler yerine cemaat merkezine ve AKP yönetimine iletildi. Devletin sırları ifşa edilmedi; el değiştirdi. 15 Temmuz 2016 akşamı darbeciler tarafından doğrudan ateş altına alınan ilk iki devlet kurumunun MİT ve Özel Harekât Dairesi olması rastlantı değil. Cemaatin derin devlete cepheden saldırısı, kontrolü altındaki yargı mekanizmasının yetersiz kaldığı kurumları şiddet yoluyla tasfiyeden başka bir yol kalmadığı sonucuna vardığını gösteriyordu.

En şiddetli saldırı Gölbaşı Özel Harekât yerleşkesine yapıldı ve elli civarında ölümle sonuçlandı. Yine Gölbaşı’nda bulunan Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndaki üst düzey silahlı çatışma ve suikastlar ise belli ki darbenin kaderinde belirleyici oldu. Darbe sırasında özel harekatçı polislerin iktidar safında yer aldığı, ÖKK komuta kademesi ve MAK gibi özel operasyon birimlerinin ise kısmen darbe girişimine bulaştığı görüldü. Sonunda cemaat muharebeyi kaybetti; kadim derin devlet yerine kendi derin yapısını ikame etme teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı. Darbeden iki yıl önce başlayan Ergenekon/Balyoz tahliyeleri, Deniz Baykal’ın 2015 seçimleri ardından Erdoğan’la yaptığı görüşme ve MHP ile ‘derin’ koalisyon gibi gelişmeler retrospektif okunduğunda, Erdoğan’ın yüzünü derin devlete dönerek yaklaşan cephe savaşına birlikte hazırlanmış olduğu sonucu çıkacaktır.

Günümüzde Sedat Peker’in ifşaatları, Hablemitoğlu dosyasının yeniden açılması sonucu Levent Göktaş’ın ‘kayboluşu’ ile eşzamanlı olarak gündeme gelen İnan Kıraç’ın deniz seyahati ajandası, Mehmet Ağar’ın Doğu Perinçek tarafından övülmesi, CHP’de ‘kahraman’ konsolos Öztürk Yılmaz fiyaskosunun ardından şimdi de ‘kahraman’ teğmen Mehmet Ali Çelebi vakasının patlak vermesi ve benzeri gelişmeler, ‘derinlerde’ başlayan yeni bir hareketlenmenin semptomları. Yaklaşmakta olan sarsıntıyı, Dr. Ze’evi’nin çağrısına uyarak araştırmacı gazetecilik yöntemleriyle anlaşılır kılmaya çalışacakları önemli sorular bekliyor. Derin devlet, yapısını tahkim ederek koruyor olsa da kadroların ve ‘hasımların’ isim listeleri başta olmak üzere birçok ‘sır’ el değiştirmiş bulunuyor. Bilgi iktidardır. SADAT, TÜGVA, Osmanlı Ocakları ve benzeri Erdoğanist derin aparatlarla kadim derin devlet arası ilişkilerin gerginlik ya da harmoni derecesi, önümüzdeki günlerde önemli olacaktır. Bir de, Peker’in ifşaatlarıyla hemen bütün derin devlet figürleri kamuoyunda konuşulur olmuşken Veli Küçük ismine hiç rastlanmıyor olması dikkat çekici.

DERİN TEŞKİLAT-I MAHSUSA

Dr. Gingeras’ın başlangıçta değinilen, derin devlet üzerine süreklilik ya da kopuş tezlerini destekleyecek bilimsel delil yetersizliği sorununu aşmak mümkün görünmüyor. Bu durumda somut kanıtlar yerini, bir seri katilin izini sürerken kullanılan gösterge okuma yöntemlerine bırakmak durumundadır: Psikolojik suçlu profilinin ve işlenen suç formatının tekrarı. Osmanlı istihbaratı her daim mevcut olmakla birlikte çöküş döneminde Enver’in kurduğu Teşkilat-ı Mahsusa yapısı, ulus devletin çekirdeği niteliğine sahiptir. İdeolojik anlamda pan-Türkizm ve pan-İslamizm, devlet-i âlinin bekası hedefiyle birlikte mevcuttur. Hapishanelerin cihada, katliamlara ya da istiklal mücadelesine katılma şartıyla boşaltılarak yürütülen kadrolaşma ve siyasal pratik olarak suikastlar, kitle katliamları, soykırım ve tehcir marifetiyle nüfus mühendisliği; hepsinin nüvesi Teşkilat-ı Mahsusa’nın icraatlarında bulunacaktır. Cumhuriyet, İttihatçı gelenekle birlikte bu çekirdeğin ürünüdür; kadrolarını ve ulus-devletleşme stratejisini büyük ölçüde oradan devralmıştır. Cumhuriyetin istihbarat teşkilatı MAH’ın hemen tüm kadroları Teşkilatı Mahsusa ve Karakol teşkilatından devamdır. 1952’de ilk kez kurulan ÖHD’nin başına Teşkilat-ı Mahsusa kökenli Tuğgeneral Daniş Karabelen’in atanması bu devamlılığı adeta sembolize eder. Süreklilik, günümüzde bazen şövalye yüzük gibi semboller üzerinden mistik ve Masonik çağrışımlarla donatılarak mitleştirilse de çoğunlukla Türk-İslam sentezi ideolojisi ve devlet fetişizmi şeklinde izler bırakmaktadır.

Tarikat ve cemaatler gibi derin devletin de kayıtlı olduğu bir kurumsal kütükte fiziki varlığının ve sürekliliğinin izini sürmek mümkün değil. Üstelik çok fazla suç fiiliyle iç içe olmasından kaynaklı sistematik bir maskeleme faaliyeti olduğu da kesin. ‘Kurtlar Vadisi’, ‘Bay Pipo’, ‘Siyonist komplo’ ve benzerleri, demokratik bir iradeyle kamuoyunu bilgilendirme değil devlet fetişisti odakların mistifikasyon ve dezenformasyon yoluyla bilgi saklama ve saptırma faaliyetleri olarak okunmalıdır. Marks’ın emek-değer verilerinin yetersiz kaldığı yerde meta fetişizmi tezini geliştirmesi gibi derin devlet bahsinde tekrarlanan suç formları kadar devlet fetişizmi ve ideolojik süreklilik de gösterge okuma ve iz sürme faaliyetinde referans alınacak başlıca veriler olarak karşımıza çıkıyor. İnsan hakları avukatı Eren Keskin’in son gelişmelere ilişkin yorumu işte bu izin altını çiziyor:

“Mehmet Ağar ve Doğu Perinçek nasıl aynı merkeze bağlıysa, Deniz Poyraz’ın katili Onur Gencer ile Alevi kurumlarına saldıran kişi de aynı merkezin tetikçileri. Teşkilat-ı Mahsusa bir gelenek bu coğrafyada. Ve asıl karar verici. Onunla uzlaşırsan iktidarda kalırsın…”

Zafer Yörük

--

--

Gündemdeki ilginç haberler, tartışma yaratan konular, ve enteresan olaylar üzerine kendi üslubumda yorumladığım videolar yayınlıyorum.

Love podcasts or audiobooks? Learn on the go with our new app.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store
Tonguç AKARCA

Tonguç AKARCA

Gündemdeki ilginç haberler, tartışma yaratan konular, ve enteresan olaylar üzerine kendi üslubumda yorumladığım videolar yayınlıyorum.